The Fall of the Ottoman Empire (1922, Middle East)

Otuz Ekim bin dokuz yüz on sekiz. Osmanlı ordusunun darmadağın olmuş kalıntıları, kaybedilen savaşların yangınlarıyla turuncuya boyanmış bir gökyüzünün altında, yenilmiş bir güruh halinde İstanbul'a doğru topallayarak geri çekiliyordu. Soyunun sonuncusu Sultan Mehmet Altı, Dolmabahçe Sarayı'ndan Müttefik donanmasının Boğaz'ı yarıp geçişini izliyordu. Muhteşem Süleyman'ın imparatorluğu nasıl bu hale gelmişti?

Bir yüzyıl önce imparatorluk, bir gelenek feneri olarak duruyordu, ancak yaldızlı salonlarında Sultan Abdülmecid Han, değişim rüzgarlarıyla boğuşuyordu. Sadrazamı Mustafa Reşid Paşa'ya, "Modernleşmeli, reformu benimsemeliyiz," diye ilan etti. Diplomatik becerisiyle tanınan bir adam olan Mustafa Reşid Paşa, başını salladı, "Ama yavaşça, Haşmetlim, yoksa üzerinde durduğumuz temelleri paramparça ederiz." Sultan, hem ilerlemenin hem de mirasın ağırlığını bilerek çelişki içindeydi.

Midhat Paşa'nın öncülük ettiği Tanzimat reformları, Osmanlı hukuk sistemini yeniden şekillendirmeyi amaçlıyordu. Midhat, sesi Divan'da yankılanarak, "Tüm vatandaşlar için, inançlarına bakılmaksızın, kanun önünde eşitlik!" diye ilan etti. Ancak eski muhafızlar buna karşı çıktı. Ünlü bir komutan olan Ömer Paşa alaycı bir şekilde, "Bu reformlar bizi zayıflatıyor, gücümüzü yabancı fikirlerle sulandırıyor," dedi. Anlaşmazlığın tohumları ekilmiş, ilerleme gelenekle karşı karşıya getirilmişti.

Balkan Savaşları imparatorluğun sınırlarını parçalayarak askeri zafiyetlerini ortaya çıkardı. Karizmatik bir İttihatçı subayı olan Enver Paşa, askerleri topladı. "Kaybettiğimiz toprakları geri almalıyız! İmparatorluğun şerefi bunu gerektirir!" diye gürledi toplanan askerlere. Onun bu coşkusu, daha derin bir istikrarsızlığı, agresif genişleme yoluyla solan bir şana tutunma çaresizliğini maskeliyordu. Askerler, önlerindeki tehlikelerden habersizce alkışladılar.

Çanakkale, bin dokuz yüz on beş. Mustafa Kemal Atatürk gibi isimlerin komutasındaki Osmanlı askerleri, Anavatanlarını Müttefik kuvvetlere karşı savundu. Atatürk, cephe hattını bir siperden inceliyordu, yüzü asıktı. Bir yardımcısına, "Onların daha fazla adamı ve silahı olabilir," dedi, "ama bizim toprağımızı savunma irademiz var. Ne pahasına olursa olsun bu hattı tutmalıyız." İmparatorluğun kaderinin kendi omuzlarında olduğunu biliyordu.

Konstantinopolis uçurumun kenarındaydı. Müttefik filosu, hiçbir engelle karşılaşmadan, Boğaz'a hakimdi. Sultan Altıncı Mehmed, muazzam bir baskıyla karşı karşıya kalmış, danışmanlarıyla bir araya gelmişti. Edmund Burke'ten alıntı yaparak, sesi umutsuzlukla dolu bir şekilde, "'Kötülüğün zaferi için gereken tek şey, iyi adamların hiçbir şey yapmamasıdır'" diye yakındı. Sultan, imparatorluğun seçeneklerinin tükendiğini biliyordu.

Bağımsızlık vaatleriyle körüklenen Arap İsyanı, İmparatorluğu daha da parçaladı. Kontrolü yeniden ele geçirmek için çaresiz kalan Enver Paşa, isyanı bastırmak için kaynakları seferber etti ve güçlerini diğer kritik cephelerden kaydırdı. "Bu asileri ezeceğiz ve dünyaya Osmanlı İmparatorluğu'nun hala dişleri olduğunu göstereceğiz!" diye ilan etti, gözleri şevkle yanıyordu. Bu çaba boşuna çıktı ve İmparatorluğu daha da zayıflattı.

Otuz Ekim bin dokuz yüz on sekiz tarihli Mondros Mütarekesi'nin şartları sertti; İmparatorluğu topraklarından mahrum bırakıyor ve Müttefik kontrolüne sokuyordu. Müttefik birliklerinin İstanbul'a yürümesini izleyen Mustafa Kemal Atatürk yumruklarını sıktı. Kendi kendine, "Bu bir son değil," diye mırıldandı, "Bu sadece yeni bir başlangıç. Bu küllerden yeni bir Türkiye kuracağız."

İktidarından mahrum bırakılan Sultan Mehmet Altı, bin dokuz yüz yirmi iki'de tahttan çekilmek zorunda kaldı. Malta'daki sürgününden, Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki Ankara'daki Büyük Millet Meclisi'nin Osmanlı Saltanatı'nı kaldırmasını izledi. Yüzyıllarca süren imparatorluk gücünün bir sembolü olan saltanatı, utanç verici bir sonla bitmişti. Saltanat artık yoktu.

Bir zamanlar küresel bir güç olan Osmanlı İmparatorluğu, yerini modern ulus devlet Türkiye'ye bırakarak ortadan kalkmıştı. Atatürk'ün reformları ülkeyi yeniden şekillendirerek bir laiklik ve modernleşme çağını başlattı. İmparatorluğun, gelenek ve yeniliğin karmaşık bir dokusu olan mirası, imparatorlukların yükselip düştüğünü ancak bir halkın ruhunun devam ettiğini sürekli hatırlatarak, bölgeyi bugüne kadar şekillendirmeye devam ediyor.