The Brave Little Tailor

The Brave Little Tailor — cover The Brave Little Tailor — page 1

Güneşin kavurduğu, parıldayan vahaların sırlarını hareketli kumların altına sakladığı bir diyarda, Halil adında genç bir terzi yaşarmış. O, ince ipekleri dikmesiyle değil, dili yerine iğnesiyle ördüğü cüretkar hikayeleriyle tanınırmış. Diyar, çöl rüzgarı gibi seslere sahip, kadim koruyucular olan, duyarlı kum heykelleri tarafından korunurmuş; bu heykeller, yıpranmakta olan dünyalarını onaracak kadar cesur bir kahramanı her zaman gözlermiş. Ancak bir kehanet yaklaşmaktaymış: yalnızca zekası ve iğnesiyle donanmış en cesur ruh, vahaların uyuyan kalbini uyandırabilirmiş.

The Brave Little Tailor — page 2

Boğucu bir öğleden sonra, inatçı bir kumaş parçasının üzerine eğilmişken, Halil yedi inatçı kum sineğini tek, hızlı bir vuruşla savuşturdu. "Bir vuruşta yedi tane!" diye haykırdı, boş havadan çok kendi kendine. Tam o sırada, yorgun bir gezgin çadırına sendeledi ve bu övünmeyi duydu. Gezgin, alnındaki teri silerek hırıltılı bir sesle, "Eğer yedi sineği bu kadar kolay öldürebiliyorsan," dedi, "belki de köyümüzü rahatsız eden devle başa çıkacak kişi sensin."

The Brave Little Tailor — page 3

Halil tereddüt etti. Devler, çöl ateşlerinin etrafında fısıltılarla anlatılan efsanelerin, korkunç yaratıkların ta kendisiydi. Ama gezginin çaresizliği onu kendine çekti. Eski bir yazıttaki bir pasajı hatırladı: "Çölün gücü kaba kuvvette değil, zekâdadır." "Pekâlâ," diye ilan etti Halil, sesi hafifçe titreyerek, "beni bu deve götür."

The Brave Little Tailor — page 4

Köyün yaşlısı uyardı: "Dev Baruk, sadece ballı hurmalarla ziyafet çeker. Büyük Hurma Ağacı'nın altında uyur. Dikkatli olun." Halil, sadece zekası ve iğnesiyle vahaya doğru yola çıktı. Baruk'u yüksek sesle horlarken buldu, bir dağ gibi bir adamdı. Halil, devin yanında büyük bir altın sikke kesesi fark etti; çöl güneşinin altında parıldayan bir cazibeydi.

The Brave Little Tailor — page 5

"Sadece bir sikke zarar vermezdi," diye mırıldandı Halil, parmakları altına doğru kaşınıyordu. Ama sonra Marcus Aurelius'un sözlerini hatırladı: "İyi bir adamın nasıl olması gerektiğini tartışarak daha fazla zaman kaybetme. Öyle ol." Bunun yerine, Halil hızla Baruk'un cübbesini hurma ağacının gövdesine dikti. Dev kımıldandı ama hareket edemeyince sadece homurdandı ve daha derin bir uykuya daldı.

The Brave Little Tailor — page 6

Köylüler sevindi ama Baruk öfkeyle uyandı. "Kim Baruk'u hapsetmeye cüret eder?" diye kükredi, palmiye ağacını köklerinden sökerek. Hatasını anlayan Halil, istemeden devi daha da öfkelendirmişti. Baruk şimdi hurma değil, altın talep ediyordu ve talepleri karşılanmazsa köyü ezip geçmekle tehdit ediyordu. Çöl rüzgarı bir uyarı gibi uluyordu.

The Brave Little Tailor — page 7

"Açgözlülüğün halkımı yok etmesine izin vermeyeceğim," diye ilan etti Halil öne çıkarak. Altının sadece Baruk'un öfkesini körükleyeceğini biliyordu. "Sana meydan okuyorum dev! Bir zeka yarışması, güç değil. Eğer kazanırsam, bu vahayı sonsuza dek terk edersin." Baruk, kayaların birbirine sürtünmesi gibi bir sesle güldü. "Peki ya kaybedersen, küçük terzi?"

The Brave Little Tailor — page 8

"Kaybedersem," dedi Halil, "istediğin kadar altın alabilirsin." Baruk meraklandı ve kabul etti. "Bir bilmece soracağım, terzi. Doğru cevap verirsen, giderim. Başaramazsan, köyün benimdir! Kimsenin görmediği kökleri olan, ağaçlardan daha uzun, yukarı, yukarı çıkan ama asla büyümeyen şey nedir?"

The Brave Little Tailor — page 9

Halil, ilk başta şaşkına dönmüş bir şekilde, vahayı çevreleyen uzaktaki dağlara baktı. Sonra hatırladı: "bir dağ." Sakinleşmiş bir şekilde konuştu. "Cevap, dev, dağdır. Kimsenin görmediği kökleri vardır, ağaçlardan daha uzundur, hep yükselir ama hiç büyümez." Baruk, yenilmiş bir şekilde, kum heykelleri parlamaya başlarken hayal kırıklığıyla kükredi. Sözü bozulmuş olan Baruk küçüldü, dağların diğer tarafına sürgün edilirken yok olup gitti.

The Brave Little Tailor — page 10

Dev gidince, vaha yeniden çiçek açtı. Altından çok zekaya değer veren küçük terzi Halil, halkını kurtarmıştı. Kumdan heykeller arasına yeni bir heykel—Halil'in heykeli—yerleşti, çünkü o, gerçek cesaretin kaba güçte değil, büyük korkular karşısında bile zihnini kullanma yürekliliğinde olduğunu göstermişti. O, vahanın kalbini—gerçek değerin nerede yattığını bilen kalbi—uyandırmıştı.